17 Eylül 2011 Cumartesi

SİTARE


Sitare

“Çeşmek Be-zen Sitare
Ezmen Mekon Kenâre”

... Nerden çıktın karşıma böyle Sitare
Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde
Kirpiklerin yüreğime batıyor
Telaşlı bir kalabalığın ortasında
Ayaküstü konuşuyoruz
Nedimin nigehban nergisleri gibi
Üstümüzde bütün nazarlar
Çok utanıyorum Sitare
Dün oturup hesap ettim
Sen doğduğun zaman
Ben bir askeri mektepte talebeymişim
Sen bilmezsin Sitare
Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih
Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu
Her akşam dokuzda yat borusu çalardı
Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
Bir derin uykuya atardım kendimi
Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

...
D.CEBECİ

16 Eylül 2011 Cuma

SUSTUM


Sustum ...
İndim kör kuyulara.
Ahdettim Yusuf, doğruluk cehennem olsa da gideceğim.Ahdettim, yaksın hakikatse kanatlarımı. Ahdettim, çöle düşmekse bu çağda iman etmek, alsın çöl beni.

Sırtımda yamalı hırka,nemalı yalanların üzerine basa basa muhacir yalnızlığıma göçerim.Çağ benim ipimi sarsak bir gülüşle çekse de, dönmem yüzümü hayata, zehirli suyu bırakıp,yaraya tuz basmasını da bilirim Yusuf.

Maskeli baloya katılmadım diye bütün dünyanın hıncı bana.Eğri gülüşü dudağıma takmadım diye surat astı parfüm şişeleri.Burnuma takmadım diye kibri, küstahca gülmedim diye,Kalabalık sokaklar vize vermiyor; yasaklıyım.

SÜKUT...


sükutun bile bir şey anlatmasın


dağlarda tipiyim nice...


kalbimin sıratındaki tek hece,sus...


bir kez daha doğmaya geldim


ölümün izleri var ruhumda pençe pençe...

BOŞVER...


-"İçimde fırtınalar kopuyor" diyen birinin limanı başkasıysa; ve sen, tarumar olduysan eğer, boşver...

-Mutluluğuma baksana: nasıl da eğreti duruyor değil mi? Sahi ya bu maske!..Ha düştü ha düşecek. Hüznümün üstüne bayramdan bayrama da giysem, bir numara büyük de alsam büyünce denk gelmiyor. Eskimeden eskiyor. Hüznüm büyüdükçe, modaya uygun yeni maskeler takıyorum artık, müsrifane... Renkten renge giriyorum öylesine. "MUTLULUK" alınır-satılır.

-Boşver..

7 Şubat 2011 Pazartesi

AKBABA


Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde dolanıyor, sonra gene çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. “Ne yapabilirim ki!” dedim. “Geldi, gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak, böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı.” –“Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!” dedi Bay. “Bir kurşun akbabanın işini görür hemen.” – “Ya?” Diye sordum ben. “Peki bunu siz yapar mısınız?” – “Hay hay!” dedi Bay. “Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?” – “Bilmem” diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: “Ne olur, siz gene bir deneyin!” – “Peki, peki!” dedi Bay. “Bir koşu gider gelirim.” Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay’a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı, hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımın içine daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.

24 Ocak 2011 Pazartesi

KELİMELERİN KÖKENİ


Kelimelerin kökenine inmedikçe, biraz zahmet edip kelimelerin asıl anlamları üzerine çekilmiş perdeleri kaldırmadıkça, kelimelerin arkalarında saklı düşüncelerin ve duyguların hakkını nasıl vereceğiz?

Nasıl karşı karşıya konmayı başaracak, üzerinde bizi sağlamca tutacak bir zemini nerede bulacak, böylesi bir zeminde konuşmayı nasıl becereceğiz?

6 Ekim 2010 Çarşamba

HUSUMET ALTKÜLTÜRÜ


Taşa tutulmanın gündelik olay haline geldiği bir ortamda, ikisinden birini seçmek zorunda kalsaydınız, taşlayan mı yoksa taşlanan mı olmak daha az acıtırdı canınızı? Yazıp çizmek ve benzeri hayata tutunma yollarından birini kendine yol edinmiş de ter döküyorsan, günün birinde olanca kırılganlığınla maruz kalabileceğin hoyrat yumurtalara da hazırlıklı olmak gerekiyor.
Mızrağın ucundaki kral kafasına bakıp, "bu mızrak size pek yakışmış Kral bey" diyebilen sıradan insanın, nasıl bu kadar yabancılaşmış olduğunu sorgulamak da benim işidir. Darp edilmiş insana kol kanat gerip yarasını sarmak yerine birkaç adım arkasından yürüyüp alay edebilen, melek yüzlü ve zebani yürekli insanları anlayabilmek de...
Çünkü biliyorum ki, saldırıya uğramış incitilmiş onca yılın birikimi bir anda yok sayılarak linç edilmeye kalkışılmış birine merhamet duymak yerine, arkasına takılıp alay etmek demek, aslında yaşayan bir kadavra olmak, ama bunun farkına varamamak demektir. Ne zamandır dürtükleyip duran, her esintide "bunu yazayım" deyip ertelediğim Husumet Kültürü konusu içimde karıncalanıp duruyor. Çünkü biliyorum ki yazarken canımı acıtan tatsız hatıraları eşeleyeceğim, beden kimyam bozulacak. Sonra oturup yüreğim kanaya kanaya boşluktan yankı bekleyeceğim.
"Hayatınızı salt mesleğinize ve çalışmaya, sadece kendiniz adına değil, tanıdık tanımadık herkes adına anlamaya vakfeden, bunun için birçok şeyden vazgeçen, ağır bedeller ödemekten kaçınmayan bir insan olabilirsiniz. Ama muktedirlere kafa tutabilecek cesareti gösterdiğiniz an kara listeye alınacağınızı bilin. Ve onların korkutma sindirme yolları, çoğunluğun dile getirmeye ürktüğü acı gerçekleri kütür kütür söyleme cesaretinizi kıramadığı için cezalandırılacağınızı da bilin. En zayıf noktanızdan vurulacaksınız; yüreğinde bir parça sevgi ışığı yakabilmek için didindiğiniz insanlar üzerinize saldırtılacak. Bizzat evlâtlarınıza parçalatacaklar sizi. Ve siz alnınızda patlayan yumurtadan çok, bunu eğlence gibi algılayacak kadar sevgisizleşmiş insanları görüp kahrolacaksınız."
Hayatını başkalarının yerine de acı çekmeye, kendi içini eşeleyip gün be gün toprak silkelemeye, içinden çıkan en ufak ışıltıyı bile sesinin ulaşabildiği herkese akıtmaya soyunmuş olan birisi, yani adanmış kişi, bir kapısı yok sayılmak diğer kapısı yumurtayla infaz edilmek olan karanlık koridorda neden bir o tarafa bir diğer tarafa savrulup durur?
İnsanları putlaştıran da, onların mağrur kellelerini mızrağın ucuna geçirip sokak sokak dolaştıran da hep aynı gizli kıskançlık ve hınç duygusu değil mi? Bazı insanları abartılı alkışlar karşısında sarhoş edip "ben sahiden de mühim adamım" yanılsamasına iten, karşısındaki kara kalabalığın bugün nasıl göklere çıkarıyorsa yarın da aynı sürü ruhuyla linç edeceğini unutturan da hep o anlaşılabilir insanî zaaflarımız değil mi?
Bunu onca hayat tecrübesine karşın, yine de zamanında öğrenemeyen sevgi oburu ucuz kahramanlarının iplerinin çekileceği güne kadar sürdükleri sefanın. Ama bu zaafı da küçümsemiyorum. Kim istemez birazcık daha fazla sevilmeyi? Elinin tersiyle kim itebilir hayranlık dolu sözleri? Kim bir çırpıda hayır diyebilir? Şöhret denen o hercai afeti öyle kolayca kim reddedebilir?
Peki, var mı bu açmazdan korunmanın kestirme bir yolu? Belki vardır, belki yoktur. Varsa da ben bilemiyorum. Yalnızca şunu hissedebiliyorum bulanık sezgilerimle. Ne kadar kesin kararlar alsam, inzivalara sürüklensem, zırhlara bürünmeyi denesem de, insanlardan kendimi sakınamam.
Neticede Anthony de Saint Expurey’in tilkiyi konuşturduğu monolog dadır gerçek;”Yalnız evcilleştirebildiğin şeyleri tanıyabilirsin, dedi tilki, insanların tanımaya ayıracakları zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkânlardan. Ama dost satan dükkânlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar.”